Doksanlı yıllardı... Başkalarının sermayesiyle kendi adına ticaret ve sanayi işleriyle uğraşan şeyh efendi üretim, rekabet, piyasa ve ekonomi üzerine kendi yerel televizyonunda bir konuşma irad ediyordu.

Akıl fesadına uğramış mürit soruyor. Kendinden emin şeyh efendi, zühd ve takva ile techizlenmiş derin irfanıyla, dışarıda bekleyen, sıfır Mercedes 500 CEL’inin arka koltuğunda oturur gibi oturmuş, gözleri ufka çakılı olarak cevap veriyordu.

Cevaplar; asgari ücretle sigorta prim ödemeleri asla aynı aya denk getirilememiş, hırpani müritlerin aklını dumura uğratacak inciler perdesindendi.

Ben de sonradan O’na mürted olan ve fakat o sıra müridi olan, sevgili Bayram kardeşime tıraş oluyordum…

Bayram beni bir taraftan tıraş ederken diğer taraftan, vecd içinde şeyhi dinliyordu.

Şeyh efendi “…Biz çelik tencere konusunda dünyada bir numarayız, bizimle hiç kimse rekabet edemez. Kalitede rakibimiz olan Almanlar dahi bizimle yarışamazlar. Çünkü üretim, bir girdi- çıktı, maliyet ve Pazar işidir. Onlar bizim işçiye bir yılda verdiğimizi bir ayda veriyorlar. Üretim maliyetleri çok yüksek…” mealinde şeyler söylüyor, şecaat arz ediyordu.

İşin doğrusu, ustura o sıra Bayram’ın elinde olduğu için bende bir şey diyemedim…

Zamanla gördük ki; emeğe karşı bu bakış açısı muhafazakârlığın ortak zihin durumu,  toprak ağalarından aşırma “ekmek veriyorum” mavalının tecellisiyle ekonomik krizlerin bütün yükü çalışanlara kesildi. Kendileri de kabul ediyor. Yalnızca “enflasyona ezdirmedik” edebiyatı! Eğer dedikleriniz doğruysa neden çalışanlar borç batağında?

 

Öğretmenlere; “halinize şükredin, bu ülkede asgari ücretliler var”  dendi. Öğretmenlerden esirgenen asgari ücretlilere veriliyor gibi… İşçilere “Halinize şükredin, sokakta işsizler var” dendi. Kamu iççilerinden esirgenen işsizlere aktarılıyor gibi. “…taşeron işçi daha ekonomik" dendi. İş aynı, emek aynı, ya adını ya da kodunu değiştir ve daha ekonomik oldu de. Ey kıyamet, sen ne kadar yüce bir beklentisin…

 

Mürit “Allah rızası için” karın tokluğuna çalışırken, şeyh veya cemaat önderleri “sırf Allah’ın rızasını kazanmak için!”, Allah’ın verdiği nimetleri üzerlerinde göstermek için, podyumlardan fırlama gezmek zorunda kalıyorlar. Mankenlerin ağız kokusuna katlanıp, yüksek duvarlı oteller’in Jet Ski’lerine vecd’le biniyorlar.

Müritler’in eşlerinden topladıkları döviz, bilezik ve küpelerle kurdukları gayri resmî sermaye ortaklıkları,  güven üzerine kurulmuştu.  Yirmi yıl sonra ayrılmak isteyenlere yine sırf “Hududullah’a uymak ve faiz’e düşmemek için!”  bileziklerin veya dövizlerin bozdurulduğu ve ortaklığın! kurulduğu zamandaki Türk lirası karşılığı geri ödendi… Oysa Allah’ın son resulü “ödeme aynı cinsten olmazsa riba’dır” diyor.

Ey Resul! Ümmetin senin dinini yine senin dininle perdeliyor…

Tabi burada da “Allah’ın hikmetleri vardı, zuhurat böyleydi!”

Devlet’e vergi vermemek için, sürekli zarar gösterme alışkanlığı, o güne kadar tanık olduklarına susanlar aleyhine de, aynen işledi.

Kârdan pay almayı bir tarafa bıraktık, döviz veya altın kur’u üzerinden hesap yapılarak negatif faiz bari ortağın aleyhine işletilmeyebilirdi… O da yok.

Aynı yıllarda, Anadolu’nun ücra bir köşesinde Alman sigortacılar, Ayşe teyzeyi arayıp buldu. “Eşiniz sizin adınıza ondan yaptığımız kesintileri bizden almadan ülkemizi terk etti. Lütfen gelin ve alın…” Evet doğru söylüyordu şeyh efendi “… Rekabet edemez,  Âlmanlar bu kafayla…!

Bu efendiler;  tasarruflarını kenz etmek yerine, yatırımlarla kamuya döndürmek isteyenleri pişman ederek, yasal tefeciliği/banka caiz[1] hale getirdiler…

Bu sırada faizsiz bankacılık türedi ve hâlâ faizsiz bankacılık yapıyorlar! Nasıl bir şeyse, Türkiye’de bir Müslüman olarak faizsiz borç bulamıyorum. Bunlar faizsizken, neden faizle borçlanıyorum.  Faizci bankalar her gün mesajlarla halimi hatırımı sorup bana daha düşük faizle borç vermek istiyorlarken, faizsiz bankalar! Müslüman kardeşlerinin halini aynı sistemden görüp,  tefecilerin elinden kurtarmak için bireysel veya kurumsal olarak neden karz-ı hasen yapmıyorlar?

Tanrıyı kovduk! Ahir zamandan.

Ve döngü tamamlandı.

Buyurdu Ukaz piyasasının tanrıları,

Zuhurat budur.

Bu yol üzere bulduk atalarımızı,

Takın masum sözlerin burnuna halkayı,

Piyasanın Rabbi Allah’tır.

Allah’tır öldüren ve dirilten

O dur rızıkları dağıtan.

Öyle ya, kabahat onun.

Fazla yaratmış nüfusu verdiği rızıklardan.

Ya da çıraklığına geldi bizim ekonomi,

Ustalığı G 8!

[1] Caiz; aslında haram olan bir şeyden zaruretlerin zorunluluğu nisabında faydalanma.


Kaynak: Özgün Duruş




Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Levent ŞİRİN 10 yıl önce

Yazının içeriğine değil ama en sondaki dipnota bir itirazım olacak. "Caiz" kelimesi, bu yazının dipnotunda belirtildiği gibi bir anlam taşıdığı gibi genel anlamda "yapılması meşru olan, bir mahzur teşkil etmeyen fiil" anlamına da gelir. Saygılarımla...