Ne zor bir kaderimiz varmış…! Orta Asya’dan başlayan binlerce yıllık yolculuk, hızını Viyana’da kesmiş; özellikle 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşları sonrası Plevne yenilgisi ile başlayan, geriye dönüş süreci, bu millet için çok acı olmuştur. Balkanlar’da sürek avı biçimindeki katliamlar, talanlar… 1.Dünya savaşı yıllarında Orta Doğu’daki ihanetler, düşmanlarla yapılan iş birlikteliği ve arkadan vurmalar… Çanakkale’deki kıyamet… Kafkaslar’daki Moskof zulmü, Sarıkamış faciası ve Ermeni vahşeti… Sonra Anadolu’daki işgaller…

Bunlara bir de kendi elimizle eklediğimiz acı hatıralardan bazıları… 1974 Kıbrıs çıkarması sırasında kendi gemimizi saatlerce bombalayarak batırdığımız gibi! 1. Dünya savaşı yıllarında Osmanlı coğrafyasında yaşayan Müslümanlardan toplamak suretiyle parasını ödediğimiz ve İngiltere’ye bizim için inşa ettirdiğimiz, o zamanın en büyük savaş gemisini teslim almaya giden yüzlerce deniz askerimizin, İngiltere’nin tam bir korsanlık örneği sergileyerek Arjantin’e sattığı anlaşılan gemiyi teslim alamadan bir sürü perişanlık içinde eli boş geri döndükleri ve hâlâ ödediğimiz parayı geri alamadığımız gibi…

KENDİ DEĞERLERİMİZE SIRTIMIZI DÖNEMEYİZ
1071 de Anadolu’nun kapılarını bize açtığını övünerek anlattığımız Sultan Alp Arslan’ın Türkmenistan’ın Merv şehri yakınlarında olduğu düşünülen mezarını daha yeni aramaya başladığımızı öğrenince, sanki bize bu acılar gerektir diyesi geliyor insanın…! El yazması Dede Korkut kitabımızın Dresden ve Vatikan Kitaplıklarında sahibini bekliyor olmasını, vagonlar dolusu arşiv kayıtlarımızı sattığımızı, satılan on binlerce cilt tarihi arşiv kayıtlarımızın Bulgaristan’dan geçerken el konularak bize iade edilmediğini düşündükçe mide bulandıran, kuşku dolu sorular arka arkaya geliyor…

Bizans’ın, Lidyalıların, Urartular’ın kalıntılarını kendi bütçemizden ayırdığımız kaynakları harcayarak, kıl fırçalarla ve cımbızlarla kadın bedeni okşarcasına araştıran çeneden sakallı entellerimizin(!) ve üniversitelerimizin kendi geçmiş değerlerini araştırmaya sıra gelince, konuyu önemsiz bulduklarını görünce, insanın aklına rahatsız edici sorular geliyor. İlk yazılı belgelerimizden olan Orhun Kitabelerini keşfeden kişinin İsveçli Strahlenberg, çözerek günümüz Türkçesine dönüştüren kişinin Danimarkalı Tomsen, bu konuda araştırma heyeti kuran Rus Spaski olduktan sonra…! Bu alanda da bizden kimseyi göremeyince yine cevap bekleyen sorular… Sorular…

Yani Batı’nın köklerini ararsanız önemlisiniz; bulursanız önemli bir bilim adamısınız; kendi köklerinizi aramaya gerek yok, çünkü prim yapmaz…! Zaten ödeneği de yoktur. Teşviki de yapılmaz. Biz Çanakkale filmini, yurt savunmasına giden Mehmed’in acı hatıraları biçiminde değil de, işgale gelen iki Anzak askerine acındıran anılar biçiminde kurgularken de aynı anlayışı sürdürdük, aynı beklentiyi tohumladık. Yani işgalciyi masum gösterme gayretine girdik, vatanını savunanı göz ardı ettik! Yine cevap bekleyen sorular…!

TÜRK KELİMESİ YASAK! TÜRK’ÜN GÖREVİ FEDAKARLIK…
İstanbul’un fethi sonrasında başlayan Avrupa’ya yürüyüş dönemlerinden itibaren sarayda Türk kızı bulundurmayan, padişahların dayılarını ecnebilerden oluşturan saray anlayışı, zamanla saray zevki ve sefasını doğuran, hatta sarayın hazinelerini yakın dönemdeki hortumcular gibi hortumlama geleneğini başlatan ve sonra faturasını bu milletin sırtına yükleyen; çok daha ilginç olanı, “Türk” kelimesini imparatorluk felsefesine aykırı bularak yasaklayan, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa dışında Türk’ten hiç sadrazam yapmayan, onu da idam ederek öldüren bir tarihin mirasçılarıyız!

Yeni fethedilen topraklardan insanlar devşirilmiş, yönetim kadroları bunlara teslim edilmiş; “Türk kızları padişahın kızı-bacısı sayılır!” geleneği uydurulmuş, saray hanımları yabancı kızlarından oluşturulmuş, tercih dışı fazlalık hanımlar yine devşirme yoluyla yönetim kadrolarına atanan kişilere ikinci, üçüncü eş olarak takdim edilmiş… Yani ne sarayda, ne yönetim kadrolarında kurucu millet olan Türkler’den kimse kalmamış! Yüz yıllar boyunca süregelen ve kurumlaşan bir yapı… Övündüğümüz bu sistemde o gün - bu gün yerimiz neresidir?

Haksızlık etmemek gerekirse Türkler’in hatırlandığı iki önemli alan var: Vergi istenirken ara, savaşa gidilirken çağır! Vergiler toplanır, harcanır; askerler toplanır cepheye gönderilir… Ama karar mekanizmasında Türkler bulunmaz… Ne adalet gördünüz mü? “Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa!” “Yaşasın kefenimin kefili karaborsa!”

PARA ŞIKIRTISI ALTIN IŞILTISI…
Cephede savaşanlar, ömrünü seferlerde geçirenler rahat yatak yüzü görmemişken, korunaklı unsurlar günlerini paralı askerlik bekleyerek, sarraflar çarşısının serinliğinde, havuzdaki su şırıltısı, kasadaki para şıkırtısı, vitrinlerdeki altınların ışıltısı ve saçaklardaki güvercin şakırtısı arasında, yalılarda, çifte kayıklarla boğazın serin sularında gezinti yaparak geçirmişledir ve geçirmektedirler… Korunan ve kollanan dolayısıyla sermaye babası haline gelen bu efendilerin yaşam tarzları ve eğitimleri de yurt dışı bağlantılı ve desteklidir, fikirleri ve ideolojileri de yabancı desteklidir. O nedenle hiçbir zaman yerli olamamışlardır; aksine kendilerini seçkin, ötekileri de hizmet sınıfı olarak görmüşlerdir. Koruma altında güçlenmişler, kadrolarını kurmuşlar, medyalarını oluşturmuş ve yaygınlaştırmışlar, çıkarlarına ve yaşam tarzlarına uygun olarak günlük hayatı yönlendirmişler, gerektiğinde balyözleterek toplumu formatlamışlar, engel olanları saray entrikalarıyla idam ettirmiş veya zehirleterek ortadan kaldırmışlar ve sosyal hayatı kendilerine uygun yaşam çizgisine çekerek sürdürmüşlerdir.

Bugün ders kitaplarında okuttuğumuz, oğlu Haluk’u Papaz Okuluna yazdıran ve Haluk’a amentüsünü kendisi yazan, sonra da Türk gençliğini Haluk’un nesli olmaya zorlayan şairimiz; 1905 Temmuzunda Abdülhamit’e suikast düzenleyen ve tarihe ilk arabalı bombalı saldırı olarak geçen, 26 kişinin öldüğü, 58 kişinin yaralandığı, 17 arabanın ve 20 atın parçalandığı; Viyana, Belçika, Fransa, Rusya karması bir çalışma ile gerçekleşen saldırı için; bir sanatçı olarak, “Ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın! Attın... ama yazık ki, yazıklar ki vuramadın!”diye teröriste “Şanlı(!)”, patlamaya “…yüce patlama(!), dedikten ve terörizmin yanında yer aldıktan sonra…

1908 yılında Taksim'de, 'ellerinde Türk Bayrakları' ile 'eylem' yapanlar, 'Abdülhamid' istifa etsin diye bağırıyorlardı. Fransız Gazetesi'nin eylem ile ilgili haber başlığı': "Protestocular bağırıyor: Yaşasın özgürlük, yaşasın vatan, yaşasın ordu, yaşasın adalet ve kardeşlik."M.Akif Ogünleri şöyle anlatıyor:

Bir de İstanbul'a geldim ki: bütün çarşı, Pazar
Naradan çalkanıyor, öyle ya... Hürriyet var!
Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş... doğru:
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.

1839 da Batı’nın isteği ve dayatması sonrasında ilan edilen Tanzimat(Yeniden düzenleme) Fermanı sonrasında, İstiklal Caddesi’nde ve Taksim’de haftalarca süren özgürlük sloganlı eğlencelerin, bu günkü 1 Mayıslarda “İlle de Taksim!” demenin, “Taksim’e cami yapamazsınız!” demenin, Topçu Kışlası’nın yıktırılmasının… Taksim’in göbeğindeki Atatürk heykeline asılan çirkin poster ve yazılan yazıların, içimize girmiş elma kurtları gibi, “Gezi Parkı” maskesi altında geçmişten beri yapılanların bir tekrarı olmasın?
Bedenimizdeki kurtlar ve dış uzantıları sorununu çözmedikçe millet olarak hedeflerimize ulaşmak çok zor olacaktır.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mustafa Bektaş 8 yıl önce

İçimize kurttan ziyade şeytan girmiş.