Eskiden yaylalara yaya olarak gidilirdi. Arkada taşınan yüklerle yürünen bu yollar, inişli çıkışlı, dar patikalar biçiminde olduğu için üzerinde yürümek, hayvanları yürütmek bir hayli güç olurdu. Bu yolculuk “konar-göçer” biçiminde, yaylanın uzaklığına göre; iki, üç, hatta dört gün sürerdi. Yayla yollarında yaşanan hikâyeler, günümüz için gerçekten hikâye oldu! Hem de öğrenilemeden unutulan hikâyeler… !





 Çünkü bu yollarda ve dağlarda yaşananlar önemsenmedi, araştırılamadı, derlenemedi; ölen yaşlı çınarlarımızla birlikte toprak oldu ve unutuldu gitti. Oysa yayla yolları ve üzerinde yaşananlar, “İpek Yollarında” yaşananlar kadar önemli ve uzun bir belgesel veya kapsamlı bir kitap olabilirdi.

 Göç yolculuğu gibi temmuz ayında da insanlar, “Otçu Şenlikleri” için büyük bir heyecanla yine bu yollara dökülür; yaya olarak yaylalardaki “Oba”lara ulaşırlardı. Tabi bu yolculuk, deyimin tam anlamıyla “güle oynaya”Şenlik yürüyüşü” şeklinde özel usul ve gelenekler çerçevesinde gerçekleşirdi.

 Şenlik yürüyüşleri de ayrı bir araştırma ve belgesel konusu olabilirdi ama bu da mümkün olmadı. “Otçu Şenlik Yürüyüşleri” nin gelenekleri ve yaşanan hikâyeleri de onu yaşayanların ölmesiyle tarih oldu. Yazılan bir tarih değil; yazılamadan unutulan bir tarih…!

Bu dilek ve temennilerden sonra eski yayla yollarındaki şenlik yürüyüşlerinden birinde yaşanan hikâyeyi sizlerle paylaşmak istiyorum:
Otçu Şenliklerinde geleneksel olarak yol azıkları hazırlanır, en güzel giysiler giyilir, bir bayram heyecanı içinde sevdalılar buluşur, arkadaş ve dostlar kol kola girer, gurbettekiler köydekilere kavuşur ve bu coşku ile sabah erkenden yola çıkılırdı. Çalgılar eşliğinde “yol havası” ile yürünür; uygun düzlüklerde horon halkaları kurularak oyunlar oynanırdı. Gerek kadınların, gerek oyuncu erkeklerin yeteri sayıda deneyimli yöneticileri olurdu. Atlı yöneticiler tarafından horon düzeni sağlanır, karışıklığa meydan verilmezdi. Kimse bu yöneticilerin talimatlarına muhalefet etmezdi. Çünkü bu yürüyüş yılda bir kere gerçekleşen ve tekrarı olmayan bir açık hava tiyatrosu idi; bu ortamın tadını kaçırmaya kimse sebep olmak istemezdi. Zaten böyle kişilere iyi gözle bakılmazdı.



 Bazen karanlık basıncaya kadar yayladaki obalara ulaşılamayacağı düşünülerek düzlüklerdeki horon halkaları oyuncuların serzenişine rağmen erken dağıtılır, coşkunun doruğa çıktığı bu anlarda horoncuları oyundan koparmak bir hayli zor olurdu. Onlar da bu eksiği tamamlamak istercesine horonu bırakmaz, yol boyunca oynayarak giderlerdi.

 
1972 senesi Temmuz ayının ikinci Perşembe günü yine böyle bir yürüyüş sırasında, Kadırga Otçusu Foldere düzlüğündeki horon halkasını dağıtmış, yol boyunca oynayarak Foldere’nin kenarına gelmişlerdi. Dereden karşıya geçilecek ama horon da bırakılmayacaktı… Peki bu nasıl olacaktı? Eğer horon bırakılırsa bir daha aynı coşkuyu yakalamak mümkün olmayabilirdi. Bu nedenle horoncular oyunu, çalgıcılar da çalmayı bırakmıyor, bekleyiş uzadıkça uzuyor, derenin kenarında yığılan insanların sayısı gittikçe artıyordu.

 Foldere bu şekilde geçilebilirse üç saat sürecek bir tırmanış olacak ve Göğüsu Ormanları’nda yürünecekti…  İsmi bizde saklı kemençe ustası, köprünün girişinde kıvrak bir ritimle maniler söylüyordu:

“ – Göğüsu’yun yolları / Gırsın ayaklarını / Havu deyus gocağan / Yeme dayaklarını…”
“- Haburadan görünü / Çaşuda minareler / Ben yârdan geçer miyim / Eygidi divaneler..! “
 “- Göğüsu Ormanı’nda / Yanma gürgenim yanma / Varımış başka sevdan /  Beni bilmiyu sanma / Öyle bi güne geldük / Babana da inanma…!” Derken, “Köprüden oynayarak geçelim!” sesleri yükselmeye başladı. Bunun üzerine oyuncular hiç düşünmeden kemençe eşliğinde horon oynayarak tek sıra halinde yan yana köprüye doğru dizilmeye başladılar. O zamanki köprü, üç tane kalasın birleştirilmesiyle yapılmış, iki kişinin yan yana zor yürüyebileceği genişlikteydi; korkuluğu da yoktu. Adım attıkça sallanıyordu. Horoncular çakırkeyif ve coşkuları zirvede olduğu için sallantıya dikkat eden de, aldırış eden de yoktu.

 Horoncuların baş kısmı karşı kıyıya yeni kavuşmuştu ki dengesini kaybeden bir genç köprüden aşağı düştü. Düşerken her iki kolundaki arkadaşlarını da birlikte çekti; bu şekilde bütün oyuncular birbirini çekerek yaklaşık üç metrelik yükseklikten aşağıdaki Foldere’nin suyuna döküldüler. Bunun üzerine kenardan izleyenlerin kimisi korku çığlıkları atmaya, kimisi kahkahalarla gülmeye, kimisi de panik içinde sağa sola koşmaya başladılar…

 İdareciler ortamı yatıştırmak ve insanları sakinleştirmek için yüksek sesle bağırarak:
“-Korkmayın,! Korkmayın! Bir şey yok! Bir şey yok! Diyorlardı.
 Horoncular dere suyunun içinde yüzünü gözünü silerken, kemençeci köprünün üstüne diz çökmüş, sesin daha iyi duyulması için kemençesini aşağı doğru sarkıtmış, suyun içindekilere horon havası çalmaya devam ediyor! Bir yandan da onlara sesleniyor:
“- Bozmayın, Bozmayın! Oynayın, Oynayın…?!”    
Arkasından da bir mani:
Sabahın serinine / Suda oynar balıklar / Ne böyle sevda gördüm / Ne böyle ayrılıklar… Kenarda kahkahalar…
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Abdullah GÜLAY 10 yıl önce

Evet, Nabi Bey... Benim de amacım bu alana dikkat çekmek, üniversitelerimizin Halk Edebiyatı kürsülerindeki ilgililerin dikkatini çekmek, bu alanda araştırma tez görevini öğrencilerine vermelerini ve bu çalışmaların kitap haline getirilmesini sağlamaktır. Konunun önemini benimsemiş olmanızdan dolayı teşekkür ederim.

Avatar
nabi çömez 10 yıl önce

HOCAM HİKAYE GÜZEL, ASLINDA BU TÜR HİKAYELERİ BULUP DERLESEK YANİ DERLENSE' GÖÇ YOLLARI ADIALTINDA YAYINLANSA NE GÜZEL OLURDU YÖREMİZE AİT OKADAR GÜZEL HİKAYELER MEVCUTKİ BUNLARIN UNUTULUP GİTMESİ KÜLTÜRÜMÜZÜN UNUTULMASIYLA EŞDEĞER BENCE SAYGILAR İYİ ÇALIŞMALAR DEVAMINI BEKLERİZ...