1950 senesi. Soğuk bir mart günü. Genel seçimlere yaklaşık iki ay süre kalmış. Kasabanın pazar haftası. İnsanlar köylerden alış veriş için gelmişler. Üst baş perişan. Eski üskü, yamalı kıyafetler... Patika yollardan yürüme geldikleri gibi, yine aynı yollardan 10-12 km yürüyerek köylerine dönecekler. Karınlar aç, ayaklar ıslak, yüzler renksiz ve soluk.... Fakirlik bellerini bükmüş, çaresizlik onları ürkek ve çekingen kılmış... Bu şekilde dik yamaçlardan akıp gelen insanlar, kasabadan evlerine ne götürecekler? Bu gün merhum olan Ali Dede şöyle diyor.

Bir kiloluk cam şişe dolusu gaz yağı alırdık, ağzını mısır koçanının güdünesi ile tıkardık; şişenin boğazına bağladığımız kenevir ipinden tutarak, yürüye yürüye eve gelirdik. Bu işi başaran erkek ev reisi olarak saygıyı hak ederdi. Daha ne alacaksın? Bazısı biraz toz şeker, bazısı biraz iri tuz... Aşağı yukarı bunları alırdık”. O zaman nahiye çok küçük. Beş on ahşap bina; binaların önünde insanlar, sergiciler... Yine böyle bir pazar alış verişi sırasında çarşı hareketlenmeye başlar.

Birisi gelmiş ama pek de tanıyan yok. ‘Hoş geldin!’ demek, medeni cesaret ve özgüven ister. Çünkü gelen kişi politikacıymış... Hangi partiliymiş, ‘Demürgırat mı? Halkçı mı?’; diye birbirlerine soruyorlar... Bazı ileri gelenler, yaklaşarak ‘hoş geldiniz!’ diyorlar... Diğer insanlar, buna imreniyorlar. Öyle ya, “bi hökümet adamına yanaşıp ‘hoş geldiñ!’ demek, ne böyük şeref! Aca, ben de getsem desem mi? Baña da ihil davranu mu?..” (Samimi karşılık verir mi?) Derken, politikacı yüksekçe bir yere çıkar, başlar konuşmaya... İşi gücü bırakan insanlar, karlı ve karanlık yollarda yürüyerek köyüne geç kalmayı göze almış halde başlarlar dinlemeye... Çünkü ‘hökümet adamı’ gelmiştir, belki bir çare getirmiştir! Bu yoksul insanlar için, umutla karışık hayal, ne kadar da tatlı olmuştur! Siyasetçi konuşmakta, onlar bakmaktadırlar. Bu konuşma ve bakışma epey zaman böyle devam eder. Dinleyicilerde ne bir alkış, ne bir direniş, ne bir slogan, ne de bir pankart kaldırma vardır! Sadece konuşan adam ve bakan insanlar; hepsi bu kadar… Konuşmacının yanında bulunanların, dinleyenlere hitaben yaptıkları, ‘alkışlayın!’ anlamındaki el kol hareketlerine de pek aldıran yoktur. Sanki ölü toprağı serpilmiştir dinleyenlerin üzerine... Konuşmacı, bu durumdan hiç memnun değildir; çünkü dinleyenlerini etkileyemediği ap açık ortadadır. Konuşmayı sürdürürken bir yandan da ‘Ne yapmalı ki, bu insanlar hareketlensin?’ diye düşünmektedir. Sanki kendisine bakan topluluğun yüzlerinde, açlığın soluk rengini görmüşçesine, veya yanındakilerin hatırlatması üzerine konuşmasının bir yerinde,

“Aziz ve muhterem hemşerilerim! Eğer reyinizi bizim partiye verirseniz nahiyenize buğday ofisi açtıracağım!..” der. Halk, kısa bir şaşkınlıktan sonra ofisin ne olduğunu birbirine sormaya başlar. Bilenler, “buğday satış yeri” diye sevinerek anlatırlar. Bu bilgi birkaç dakika içinde bütün dinleyenlere ulaşır. Bunun anlamı şu demektir: Buğday, deniz motorlarıyla gelecek, katırlarla patika yolları aşarak sahilden 20km. iç kesimdeki kasabaya taşınacak ve buradaki ofisten halka satılacak; oradan satın alınıp köylere götürülecek; yıkanacak, kurutulacak, su değirmenlerinde öğütülerek ekmek yapılacaktı...

Mısır unu üç beş ay kadar ancak yetişiyor, gübresizlik ve geri tarım nedeniyle yılın diğer aylarında açlıkla mücadele ediliyordu. Durum böyle olunca buğday ofisi yöre halkı için büyük bir müjdeydi. Barajdan, yoldan ve fabrikadan çok daha acildi; çünkü her şeyden önce açlığın pençesinden kurtulmak gerekiyordu…

Politikacının, “ofis açtıracağım!” diye seslenmesi üzerine miting alanında büyük bir alkış ve ıslık tufanı kopar. Kenarları pörsümüş şapkalar, rengi solmuş fesler ve sarıklar başlardan çıkartılır ve sallanır; bir sağa, bir sola. Yüksek perdeden destek tezahüratları başlar! Artık konuşmacı coşmuştur... Herkes coşmuştur. Miting, işte şimdi mitinge benzemiştir. Buğday coşkusu yankılanmıştır, kasabanın dik yamaçlarında... Akşamleyin köylere dağılan insanlar, bu haberi evlerinde anlatınca bütün köyler coşmuştur... Bu coşkunun adı ekmek coşkusudur! Sadece ekmek…

Tam bu sırada üzerine kolayca çıkılabilen ve meydanı karşıdan gören alçak bir dam üzerinde oturarak politikacıyı dinleyen yaşlı bir adam, buğday coşkusunu duyunca, yerinden doğrulur ve elindeki bastonu politikacıya doğru sallayarak avazı çıktığı kadar bağırır:

“ - Ara yaşa Golû Emice! Yaşa…!”

Bu sesin duyulmasıyla birlikte miting alanında uzun süren yeni bir alkış tufanı kopar. GOLOĞLU adını tam söyleyemediği için mahalli ağız ile “GOLÛ EMİCE” diye yankılandırdığı için bu yaşlı adam, samimi ve sempatik davranışından dolayı günün simgesi haline gelir ve halk arasında yıllarca “Golû Emice” olarak tanınır.
Seçimi Demokrat Parti kazanır; verilen söz tutulur, buğday ofisi gerçekten açılır, insanlar buğday ile tanışır! Buğday Amerikan buğdayı olsa da… “Golû Emice!” diye seslenilen politikacı ise Demokrat Parti Trabzon Milletvekili, (1950-1960) Tarihçi Mahmut GOLOĞLU’dur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
nabi çömez 10 yıl önce

mahmut goloğlu nun kitaplarını internetten baktım konuları iyi seçilmiş kitaplar okumakta fayda var (ayrıca bir önceki yorumumda hikaye yerine sehven gikaye çıkmıştır affınıza sığınırım saygılar)

Avatar
NABİ ÇÖMEZ 10 yıl önce

yaptığım ilk yorumda hikayesi yerine(gikayesi) diye yanlış yazılmış bir kelime mevcudtur özürlerimi beyan ederim.MAHMUT GOLOĞLU NUN yazılmış güzel tarih kitapları vardır, bence alınıp okunmalı SIR kitapta saklıdır sağlıcakla...

Avatar
nabi çömez 10 yıl önce

demokrat partiyle ilgili çok güzel gikayeler duymuştum bu da güzel hoşuma gitti teşekkürler

Avatar
ABDULKADİR UZUN 10 yıl önce

Hocam yüreğinize sağlık.