Öne Çıkanlar Şalpazarı sisdağı.karakısrak göllüalan vefat cenaze

Eğitim Derneği'nde yaptıklarımızı ŞALFED'le geniş kitlelere ulaştırmak için çalışacağız

ŞALFED Kongresi öncesinde mevcut adaylardan Ömer Karadeniz’den sonra Hasan Keskin’le de röportaj yaptık. Hasan Keskin de İstanbul’daki Şalpazarı dernekçiliğinin en başından beri içinde olan bir isim, ancak asıl dikkatleri çeken faaliyetlerini 2011’de kurulan ve kurulduğundan beri başkanlığını yürüttüğü Şalpazarı Eğitim, Kültür, Sanat ve Turizm Derneği’yle sergiledi.

Hasan Keskin’le ŞALFED’i, projelerini, siyaset-STK ilişkisini ve dernekçiliğin geleceğini konuştuk. İlgiyle okuyacağınızı umut ediyoruz.

Hasan Keskin kimdir?

1968 Şalpazarı Fidanbaşı’nda doğdu. 19 Mayıs Üniversitesi Turizm ve Otelcilik Yüksekokulu mezunu. Kamu çalışanı. Şalpazarı Eğitim, Kültür, Sanat ve Turizm Derneği başkanı ve kendi ifadesiyle gönüllü bir Şalpazarlı.

Size göre ŞALFED’in genel durumu nedir?

Bilindiği gibi 1990’ların ortalarında Harun Özdemir ve halen aday olan Ömer Karadeniz’in kurucu oldukları Şalpazarı Dernekler Birliği kurulmuştu. 2005 yılında da yeni yasalar gereği federasyon kuruldu. Bugüne kadar hem birlik hem de federasyon, Şalpazarı derneklerini çok iyi koordine etmeyi başarmış bir oluşumdur. Halen 21 üye derneğimiz vardır. Kurucu, başkan ve yönetici olarak görev yapan bütün büyüklerimize ve kardeşlerimize çok teşekkür ediyorum. ŞALFED çok ciddi farkındalık çalışmaları yapmıştır. Dergi, Otçu şenlikleri, bayramlaşma törenleri gibi. Dernek etkinliklerinde o günlerde açlığın biraz daha fazla olması ve aktif yöneticiler sayesinde ciddi bir ivme kazanmıştır. Son zamanlarda bu ivmenin düştüğü kanaatinde değilim. Son iki dönem Semih Durmuş başkanımla devam eden bir süreç var. Kendisi bir eğitimci ve üç önemli kurumda görev yapıyor. Bu görevlerinden zaman artırıp Federasyon için fazla bir açılım yapma şansı bulamamış olabilir. Bu Semih başkanın değerinden bir şey kaybettirmez. Eksik yaptığı işler de olmuştur, onları inşaallah bundan sonra gelecek olan yöneticilerimiz tamamlayacaktır. Federasyonumuzda en azından bir kavga, huzursuzluk, rahatsızlık verecek bir uygulama olmadan toplum nezdindeki yerini korumaktadır. Bu zemin üzerine öncelikle dernekler üzerindeki koordinasyonu artıracak faaliyetler yapacak, güzel bir mekâna kavuşacak çalışmaları bizim yürütmemiz önemlidir.

ŞALFED’e mekân boynumuzun borcudur

Mekân demişken, bu konuda net bir şey söyleyebilir misiniz? Bir taahhütte bulunacak mısınız?

Bunun için bir taahhüde gerek yoktur. Bu zaten bütün yönetimlerin hedefinde olan bir şeydir. Geçmişten gelen bir taahhüttür, bir mekân sahibi olmak bizim için her zaman elzemdir ve olmaya devam edecektir. Ben bunu projemmiş gibi sunmuyorum. Daha önce sunulmuş olan projelerin takipçisi olacağım. Halen sadece beş derneğimizin kendi mekânı var. Tuzla Şifa derneğimiz sağ olsun Ahmet Çabuk başkanımız sayesinde ikinci mekânını inşa ediyor. Bu çok sevindirici bir şeydir. Bizim de tabii bir takım arayışlarımız vardır. Konuyla ilgili ciddi çalışmalar yapacağız. Bu taahhütten de öte boynumuzun borcudur.

Kısa adıyla Şalpazarı Eğitim Derneği’nden de biraz bahsedebiliriz...

2011’de kurduk. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle bizi aşmış bir pozisyondadır. Artık sadece Şalpazarı değil, Trabzon, Üsküdar ve İstanbul üzerinde de çok ciddi bir karşılık bulan dernek haline gelmiştir. Eğitim Derneği’nin asıl felsefesi şuydu: Eğitimli, donanımlı insanlarımızın potansiyelinden doğan sinerjiyi topluma geri döndürebilmek. Onların geçtiği yolların ışığında, halen eğitim sürecinin bir parçası olan öğrenci ve öğretim görevlilerimizin önünü açacak çalışmalar yapmak, farkındalık yaratmak. Bunu hamdolsun büyük oranda başardığımızı düşünüyoruz ama aynı zamanda da sürdürmemiz gerektiğini de biliyoruz.

Şalpazarı’nda eğitim konusunda fazla mı odaklanıyoruz? Mesela geçim, göç ve diğer ekonomik ve sosyal problemler de var...

Eğitim odaklı yola çıkmamızın en büyük sebebi, Şalpazarı’nda geçmişten gelen ciddi bir eğitime yönelim olmasıydı. Ancak Şalpazarı’nın diğer sorunlarını görmezden gelmek mümkün değildir. Şalpazarı’nda bir farklılık yaratacaksak eğitim odaklı çalışmaya başlamak ve diğer sorunlara buradan girmek zorundayız. Öncelikle eğitimli insan potansiyelimizi bir araya getirerek, onların diğer konularla ilgili desteklerini sağlamak gibi bir yol haritası düşündük. Bunda da çok başarılı olduğumuza inanıyorum. Sadece eğitim değil kültür, sanat, bürokrasi ve yönetimle ilgili çok ciddi çalışmalar yaptık. Çıkış noktamızın eğitim olması bize büyük avantaj sağladı.

Şalpazarı Eğitim Derneği’nden Federasyon’a…

Eğer delegelerimiz bizi tercih ederse öncelikle Eğitim Derneği çatısı altında yaptığımız faaliyetlerimizi ŞALFED bünyesinde daha geniş kitlelere ulaştırmanın yollarını araştıracağız. Buna göre bir kadro kuracağız. Eğitim Derneği derken diğer derneklerimizin hakkını yememek lazım. Şalpazarı dernekçiliği çeyrek yüzyılı aşkın bir tecrübe ve geleneğe sahiptir. Bütün bu süreçte destek veren, görev yapan, kuruculuk yapan çok değerli başkan ve yöneticilerimiz var. Onları da minnetle yad ediyoruz. Bütün bu derneklerimizle birlikte bir sinerji yaratmamız gerekir. Çalışmalarımızı iki bölüme ayıracağız.

Nedir onlar?

Birincisi, derneklerimiz arasında koordinasyona odaklanacağız. Faaliyetlerinde onlara güç vereceğiz. Onlara yük olmaya değil onların yükünü almak için çalışmalar yapacağız. Çok güzel etkinlik yapan derneklerimiz var. Mesela geçen 23 Nisan günü Fidanbaşı derneğimiz çok güzel bir bayram programı yaptı, biz de keyifle izledik. Esasında 23 Nisan’da TBBM’nin kuruluşuna bakacak olursak, o dönem Anadolu’da kurulmuş olan Müdafaa-i Hukuk derneklerinin (cemiyetlerinin) birleşmesiyle ortaya çıkan bir iradenin Heyet-i Temsiliye oluşturup Ankara’ya göndermesi ve onların da tekrar Anadolu’ya dönerek “Bize delege de gönderin” diye çağrı yapması, sonuçta o delegelerin 23 Nisan 1920’de bir çatı altında buluşup Milletin Meclisi’ni oluşturmalarıdır. ŞALFED’in kongresine gelecek olan delegeler oraya aynı ruhla geleceklerdir. Dolayısıyla orada oluşacak olan delege meclisine Şalpazarı Millet Meclisi diyebiliriz. İşte biz o Fidanbaşı derneğimizin etkinliğini Kartal Meydanı’nda 5000 kişiye yapmasını arzu ederiz. Yine bizim bir Otçu Yürüyüşü’müz var. Tarihsel derinliği olan yaklaşık 500 yıllık bir gelenektir. Sosyolojik bir karşılığı vardır. İnsanımız bütün sosyal hayatını buna göre düzenliyor. Yıllık izinlerini Otçu Haftası’na göre alıyor. Kadırga ve Sis Dağı’nda yapılan şenliklerde oluşan sinerji hiç tükenmedi, hatta artarak devam ediyor.

Yaylalardan şehir meydanlarına…

Biz de İstanbul’da bunu yıllarca yaptık, ancak büyük şehirlerde artık kenti temsil eden meydanlar var. Bizim de artık bu şenlikleri kent meydanlarında yapmamız ve daha çok toplum katmanına ulaşmamız lazımdır. Biz bunu Maltepe, Yenikapı gibi meydanlarda yapabiliriz. Nitekim Trabzon Günleri içinde prototipini yaptık. Otçu tarihi ve sosyolojik derinliği olan, dünyada eşi benzerine nadir rastlanabilecek etkinliklerden biridir. Otçu sadece Kadırga’ya gidip üzüm yemek, horon oynamak ve Cuma namazı kılmaktan ibaret değil, 12 ay insanları dinamik tutan bir ruhtur. Aynı zamanda Türk geleneğinden gelen bir toydur. Günümüzde kararlar toylarda alınmıyor ama bu etkinlikler o karar süreçlerini çok etkileyen bir unsurdur. Bu şenlikleri Kartal’da, Maltepe’de, Yenikapı’da ve hâttâ diğer büyük şehirlerde farklı toplum katmanlarına ve farklı ülkelerde festivallere katılarak dünyanın farklı bölgelerine de götürmemiz gereken etkinlik olarak görüyorum. Federasyon bu açılımın öncüsü olmalıdır. Mesela Sayvançatak Derneği’nin sırgan festivali vardır ve Erol başkan sağ olsun her yıl yapar. Neden biz bunu Üsküdar meydanında yapmıyoruz ve binlerce insan kuyruğa girmiyor? Neden bir meydanda hem kan bağışı hem sırgan ikramı yapmıyoruz? Bunlar çok çeşitlendirilebilir. Bizim aynı zamanda bir folklor değerimiz var. Biz çok özgün horon oynayan ve horona toplumun her katmanından insanın girdiği bir coğrafyanın insanlarıyız. Bunun da görsel olarak çeşitlendirilmesi lazımdır. Mesela Doğancı Köyü Derneği’nin ekibi çok başarılı, diğer bazı derneklerimiz de hakeza. İşte bunları İstanbul’un çok farklı yerlerinde insanlara sunmalıyız. Ben de bir folklorcuyum ve onların sahneden inerken yaşadıkları psikolojiyi çok iyi biliyorum. Onlara çok güzel imkânlar sunmalı ve hepsinin ileride birer eğitimci olmalarını sağlamamız lazım.

Bizim bir de mutfağımız var. Bişimizden, çöreğimizden, sırganımızdan, lahanamızdan, her katmandan insanımızı ve Trabzonlu olmayanları da davet ederek ağız tadımızı paylaşmak istiyoruz. Derneklerimiz çok güzel kermesler yapıyorlar. Bu kermeslerin konseptini genişleterek daha fazla gelir getirici bir formata sokabiliriz. Mesela orada temsili olarak tevek bezi dokuyabiliriz, kızarla ağaç kesebiliriz, çayır mecisi yapabiliriz. Derneklerimizin buna tek başına insan kaynağı yetmeyebilir, işte bu noktada devreye federasyonun girmesi lazım. Bilindiği gibi Eğitim Derneği olarak iki defa Ağasar Kültür-Sanat Günleri yaptık ve benzer etkinlikler sergiledik. Bunları federasyon çatısı altında da yapmak istiyoruz. Derneklerimizin piknik organizasyonlarında mutlaka yöremizi temsil eden imece ya da özel bir yemek sergilenebilir.

İkinci bölüme gelince. Şalpazarı’mızın imkân ve şartlarına göre bütün dezavantajlarına rağmen yetişmiş insan kaynağı, nüfusuna oranla Türkiye’de belki de en yüksek bölgedir. Bunun ilk çıkış noktası eğitime verdiğimiz önemdir. Anne ve babalarımız odun satarak bizi okuttular. Öğretmenlerimiz köylere yürüyerek gidip geldiler. Bu yetişmiş ve önemli noktalara gelmiş arkadaşların bulundukları yerde tutunmaları, başka arkadaşların da önemli siyasi ve bürokratik göreve gelmeleri için, ticari, sanatsal kısaca her alanda faaliyet gösteren arkadaşlarımızın potansiyelini artırmak için çok ciddi bir lobiye ihtiyacımız vardır. Bu lobi bugüne kadar belli bir noktaya geldi. Fakat bu yeterli değildir. Bu dönem üç tane belediye başkan yardımcımızı kaybettik. Ama umut ediyoruz ki bu arkadaşlarımız daha aktif görevler alacaklar. Çünkü onların potansiyeli buna yeterli. Biz federasyon olarak bu tür insanlarımızın arkasında olacağız, onları destekleyeceğiz, onların daha iyi görevlere gelmesi için var gücümüzle çalışacağız, bugüne kadar yaptıklarımız bundan sonra yapacaklarımızın da teminatıdır.

Kimsenin arka bahçesi değiliz

Özellikle dernek faaliyetlerine uzak duran, dernekler hakkında olumlu düşünmeyenler başta olmak üzere kamuoyu genelinde “Dernekler siyasetle çok içli dışlı oldular, siyasi taraf oldular” şeklinde yoğun eleştiriler var.

Biliyorsunuz ben aynı zamanda Trabzon Dernekleri Federasyonu’nda da başkan yardımcısıyım. Orada da yönetim olarak bütün samimiyetimizle elimizden gelen gayreti gösteriyoruz. Siyaset-STK ilişkilerinde siyasetin talepleri olur. Bazen bunun dozu STK temsilcilerini aşan mahiyette ortaya çıkabiliyor. Ne yaparsanız yapın, bazı konularda aşamadığınız çevrelerden gelen taleplerle karşılaşabiliyorsunuz. Bir siyasi temsilcimize daha fazla ilgi ve yakınlık gösterilmiş olabiliyor. Ne TDF ne de ŞALFED siyasetin arka bahçesi değildir. Bu kurumlar Trabzon’un ön bahçeleridir. İnsanlar Trabzon ve Şalpazarı algısını bu kurumlar ve nihayet bireysel olarak bizim üzerimizden geliştiriyorlar. Bir Karslı için bir Trabzonluyla arkadaş olmak Trabzon hakkında bir değer yargısı üretiyor. Bir Kars derneğinin bir Trabzon STK’sıyla ilişkisi, Trabzon hakkında güçlü bir kanaate sebep oluyor. Ben siyasetin STK’lardan çok fazla ve ısrarcı taleplerde bulunduğunu düşünüyor ve bunu çok tehlikeli buluyorum.

Nasıl bir tehlikeden bahsediyoruz?

Birçok insanımız küsüyor ve tribüne çıkıyor. Bu insanlarımızı yeniden sahaya indirmek için ayrı bir zaman ve enerjiye ihtiyaç vardır. Onların yokluğu her zaman bizim eksikliğimizdir. Bir hemşehrimizin “Bu dernekler ne iş yapar? Siyasetin arka bahçesi oldular” gibi bir intiba edinmesi beni çok üzüyor. Haklı oldukları için onlara bir şey diyemiyoruz ama bazen haksız eleştirilere de maruz kalıyoruz. Siyasetin arka bahçesi tabirini sevmiyor ve kabul etmiyorum. Şalpazarı Dernekler Federasyonu ve Şalpazarı dernekleri temsil ettikleri kitlenin ve Şalpazarlıların ön bahçesidir, gül bahçesidir. Gülün dikeni de vardır, güzelliği de vardır. Bizim dikeniyle güzelliğiyle bu süreci el birliği yaparak hep birlikte götürmemiz lazımdır. “Ben küstüm, oynamıyorum” demek, STK’ları birilerinin adamı olmakla suçlamak bence çok ayakları yere basan bir görüş değildir. Yine de ben esas baskının siyasetten geldiği kanaatindeyim. STK’lar kendi inisiyatifleriyle “Haydi bir siyasi partinin etkinliğine gidelim de onlara daha fazla destek verelim” demesi mümkün değildir. Bizim siyasetimiz Trabzon siyasetidir, Şalpazarı siyasetidir. Siyasetle iştigal eden, potansiyeli daha yüksek olan hemşehrilerimizden başlamak üzere gücümüz oranında hepsine destek olmamız şarttır. Bundan hiçbir zaman geri adım atmayacağız. Biz kimsenin adamı değiliz, biz bütün toplumun adamlarıyız, onlar da bizim adamlarımız.

Siyasetten destek almayan dernek yoktur

Siyasetin seçim dönemlerinde STK’lardan taleplerde bulunmaları, STK’ların önceki dönemlerdeki taleplerinin bir karşılığı olarak istenmiyor mu? STK’ların aslında siyasetten bir şeyler alıp, aslında hiçbir şey vermemeleri gereken bir pozisyon olması gerekmez mi?

Bu insan-eşya ilişkisi değil insan-insan ilişkisidir. STK’ların görevlerinden biri esas itibariyle toplumun taleplerini sadeleştirerek toplumu yönetenlere iletmektir. Toplumun bireysel olarak tek başına ifade edemediği problem ve farkındalıkları bir araya gelip güçlü bir ses olarak yönetim birimlerine güçlü bir şekilde bildirmektir. Bizim hemşehri derneklerinde şöyle bir durum var: Siyasi eğilimler bir tarafta kümeleşmişse, o taraftan gelecek olan talep ve faydaların daha yüksek olacağı da aşikârdır. Dolayısıyla bütün bir toplumun o siyasi tarafla özdeşleştirilmesi çok mümkündür. İstanbul’da “Şalpazarlıyım” dediğiniz yerlerde Hilmi Türkmen ya da Ahmet Çabuk algısı vardır. Ya da Harun Özdemir, Köksal Durmuş algısı vardır. Bu çok doğal bir süreçtir. Ama bu algıların siyasette temsil ettiği güç itibariyle topluma dönüşü daha yüksek olan noktalardaki insanlarla ilgili algı, sizin siyasi eğilimlerinizi belirliyormuş gibi olabilir. Bu demokratik seçimlerde sandığa böyle mi yansır, tam olarak emin değilim. STK’lar imkânları dahilinde belediyelere, valiliklere, iş dünyasına giderler. O etkinliği yapmak için ayni ve nakdi yardımlar almak zorundadırlar. Bir takım fiziki mekânları kullanmak zorundadırlar. Bu maliyetleri karşılama konusunda kim daha fazla eğilim gösteriyorsa onun daha fazla alkış alması da muhtemeldir. Bu kabullenilmesi gereken bir şeydir. STK’ların mali durumunu düzeltsek bile bunun önüne geçmek çok zordur, ülkenin gerçeği budur.

Şu anda İstanbul’da sayıları az da olsa kendi kendine yeten, kendi yağıyla kavrulan hemşehri STK’ları olduğunu biliyoruz...

Yoktur...

Nasıl yoktur?

Kesinlikle yoktur. Yani bu dediğim “canavar”la ilişkiye girmeyen, binasının yapımında ya da faaliyetlerini gerçekleştirmek için siyasetten destek almayan bir kurum yoktur. Ama şu vardır: Siyasete meydan okumayan, bürokrasiye meydan okumayan, naif duran vakur derneklerimiz vardır. Siyaset ve iş dünyasının desteğine ihtiyaç duymamak onlara meydan okumak demek değildir. Onlarla ilişkiler devam edecektir. Diyelim ki hiçbir şeye ihtiyacımız yok; ama insan kaynağının bir temsile ihtiyacı var. Bu temsili toplum nezdinde kiminle yapacağız? Bu kesimler içinde bir belediye başkanımız, bir valimiz varsa onlar ön plana çıkmayacak mıdır?

Yine de STK’ların bir gelir problemi olduğu kesin. Bunu kısmen ya da tamamen aşma diye bir gündem yok mudur? Hiç olmayacak mıdır? Aidat toplama diye bir şey zaten kalmadı. Bilinçli bir üye profili ve bu profilden düzenli bir şekilde aidat alınabilse gelir konusunda rahatlama olmaz mı?

Bir derneğe üyeliğimiz ve bunun bir mali külfeti varsa bunu karşılamak bir aidiyet belirtisidir. Fakat çok büyük etkinlikler büyük mali yükler getiriyor. Bu maliyeti karşılamaya gücünüz yoksa mutlaka bir nakit bulmanız gerekir. Dolayısıyla derneklerimizin sadece aidatla ayakta durması mümkün değil. Özellikle büyük kentlerde derneklerimizin üye yapısı çok çeşitlendi; mesela 20 sene önce üyeler daha çok işçi-memur kesiminden oluşurken şimdi daha çok üniversite mezunu ve gençlerin sayısıyla beraber İstanbul’da insanların tercih edeceği mekânlar çoğaldı, dolayısıyla genç ve hâttâ orta yaşlı kesimlerde derneklere ilgi azaldı. Bu ilgiyi artırmak için aidatlarla uğraşmak yerine farklı yöntemler denenmesi lazımdır. En azından gençlere, toplumun dezavantajlı kesimlerine dokunacak projeler yapmak lazımdır. Bunlara hemen bugün başlasak salonlar hemen dolup taşmaz, ancak bir yerden başlarsak bizden sonra gelecek kuşaklar bunu geliştirirler. Gelir problemi olmasa bile gençlerimizin aidiyetlerini sağlayamıyorsak, gelir seviyesi yüksek insanlarımızı rahat ettirecek ortamlar hazırlayamıyorsak çok ileri gidemeyiz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.